EMİNE TEYZEM/ BEN VE İZMİR


Dr. Serpil BAŞAR

Dr. Serpil BAŞAR

Okunma 01 Aralık 2018, 20:34

Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği İzmir’in Bayraklı semti, bu şehrin en eski yerleşim alanıymış arkeologlara göre… Benim için de geçmişi kazıdığımda “işte işe yarar bir şey” diyebildiğim, anılarımın en anlamlılarına mekan olan semttir Bayraklı… Yukarıdan körfeze bakar, “deniz sanki çarşaf gibi” dersiniz… O deniz ne güzel görünür Bayraklı’nın sırtlarından… Uzansanız sanki dokunacakmışsınız gibi hisseder, evlerin bahçelerinden gelen hanımelleri kokusu ile kendinize gelir, bu dokunuştan vazgeçip yine uzun uzun seyredersiniz maviliği…

İşte bende böyle güzel duygular uyandıran Bayraklı, aslında başka biri sayesinde benim için bu kadar önemli olmuş, hala gözlerimin pınarlarını coşturan bir yerdir. Bu kişi, hayatımda dini duyguları ilk defa uyandıran, unutamadığım ve hiçbir zaman da unutamayacağım kiracı olduğumuz evin sahibi Emine Teyzem’dir. “Teyzem” diyorum, aslında teyzem değil, ama mahallenin çocukları olarak ona hep “teyze” der, o da sanki “teyzemizmiş” gibi kucaklardı bizleri… Teyze sıcaklığıyla, teyze yumuşaklığıyla… Beyaz namaz örtüsü hep başında, siyah yay gibi kaşları, pembe-beyaz yuvarlak yüzüyle, hep mütebessim, hep sevecen…

Aklıma geldikçe sanki hala orada evinin penceresindeymiş gibi hissediyorum… Pencerede durur, saksı çiçeklerini özenle sular, şimdilerde pek görülmeyen “ komşuya hal-hatır sormadan” pencereden ayrılmazdı. Bazen bitişik evdeki kapımızın önünde durur, ne zaman pencereyi açacak diye beklerdim. Onu görür, benim için o gün edeceği duayı öğrenir, ondan öğrendiğim şekilde teşekkür ederdim. Onun inceliğini kelimelerle anlatmam mümkün değil… Manisa’nın Kula ilçesinden gelmiş, İzmir’e evlenerek yerleşmiş bu hanım, nicelerini özendirecek bir inceliğe sahipti… O kadar güzel bir incelikti ki bu, herkes eşit olarak bu incelikten nasibini alırdı. Sokağın cıvıl cıvıl sesli çocukları da, sokaktan hiç eksik olmayan seyyar satıcılar da…

Bir çocuk olarak ondan etkilendiğim en güzel özelliklerden biri bu idi. İncelik, kibarlık, güzel bir dil, güzel bir hitab, ölçülülük, nezaket, zerafet…

Bu özelliğinin çağrıştırdığı pek çok şey var aslında benim için, ama o bu kadardan da ibaret değildi. Abdestli, namazlı, eli tesbihli, nur yüzlü olan bu hanım, o zaman 40-45 yaşlarının verdiği olgunlukta idi ve biri kız, ikisi erkek evlat yetiştirmişti. Onlara da hayran olmamak mümkün değildi, aynı olgunluk, aynı nezaket ve aynı insan severlik… Emine Teyzem’in çocukları oldukları belli idi, aynı fırça darbelerini alıp, ressamını belli eden tablolar gibiydiler… Bakıp da üzerlerinde onun izini, onun rengini görmemek mümkün değildi. Bu kadar ölçülü olmak, bugün beni “nereye kadar dayanır ki insan, mutlaka bir yerlerde tepki verir” diye düşündürüyor. Ama o yine bugün olsa, aynı ölçülülüğü devam ettirirdi diyebilirim… O hiç vazgeçmez, yanındakinin de vazgeçmesini istemezdi, insanlıktan, nezaketten ve sevgiyle bakmaktan… Sesindeki coşkuyu ve gülümsemesini unutamıyorum… Hiç üzülmez mi insan, hiç kızmaz mı, hiç sinirlenmez mi? Hayır, onu o sokakta yaşadığımız iki yıl boyunca hiç bu halde görmedim… Onu görünce sanki “bugün bayram herhalde” derdiniz… Bugün bayram ve ben bir şeyler kaçırdım galiba ve şaşkın bir halde yüzüne bakar, “ama o her zaman aynı” derdiniz…

7-8 yaşlarımda hatırladığım ilk oruçlar ve ilk ramazanlar… “Bugün oruç musun?” diye sorduğunu duyar gibiyim. “Elbette orucum” deyince, “Aferin, ama orucunu bugün bana satar mısın?” derdi. Oruç satılır mıydı, kaça satılırdı bilmem, ama Emine Teyzem, “Hadi, orucunu

bugün bana sat, ne istersin?” derdi. Aslında duymak istediği cevabı hemen verir, gururla “hayır, olmaz” derdim. Yine “Aferin, işte böyle, orucunu sakın satma, o ancak Allah için” derdi. İftara yakın, çalınan kapımız ve içeri uzatılan haşhaşlı börekler, yaprak sarmaları ve günün çorbası,

gelen Emine Teyzem… İftardan sonra, adeta yatsı ezanına yetişmek ve ezanı camide dinlemek için birlikte mahallemizin camisine koşarak gittiğimiz teravihler, yirmi rekatın 2-2,5 saatte kılındığı günler, sıcak bir hava ama susuzluğa çare olan tevhidler, salat-ı ümmiyyeler, ilahiler…

Hepsi kulaklarımda, hepsi hafızama kazınmış vaziyette… Sıcak yaz akşamları, camide yer yok, bahçeye ağaçlar altına serilen seccadeler, ağustos böcekleri sesleri arasında uzun mu uzun kıyamlar, dört rekatlar arasında su dağıtıp, su içecek kadar vakte eşlik eden ilahiler..

İşte o zaman, bir daha yapamadığım ama hep yapmak istediğim bir iş yüklenirdim hemen… Evdengelen sürahilerden elime alır, bardakla cemaate su dağıtırdım, ama elimde bardağa su döküp aynı anda veremediğimden, önce bardağı verir, ardından suyu yavaşça bardağa dökerdim…

Peşinden gelen, “Allah sana su gibi ilim versin” duasını işitir, ilmin ne olduğunu bilmesem desevinirdim.. Suya karşılık olduğuna göre, güzel bir dua aldığımı hisseder, işim bitince yerime , Emine Teyzem’den aferini alır, namaza devam ederdim. Aynı heyecanla camiye gidişgeliş sabah sahurdan sonra da devam ederdi. Sabah namazı için camiye gider, dört rekatlık namazı kılar, iki saatte okunan hatimi dinler, güneş biraz yükseldikten sonra susamış olarak eve dönerdik. Akşam yine aynı… Ve bayramlar… Önce bir hafta öncesinden Emine Teyzem’in perdeleri camlardan iner, biz “tamam, bayrama bir hafta kalmış” derdik. Aslında her çamaşır yıkamada, yıkanan her çamaşırı tek tek ütüleyen ve bu ütü işi çok uzun sürdüğünden anneme, “Ayşeciğim, Serpil’i de al, gel, ben ütü yaparken yanımda oturun” derdi. Onun çamaşırları ütüleyişini izlerdim, çamaşırlar bembeyaz, ütülemesi ve katlayışı hep aynıydı. Hepsini aynı şekilde katlar, büyük bir sabırla işini yapar, bir yandan da tatlı tatlı sohbet ederdi. Anneme; “Ah Ayşeciğim, bu din çok ince, çok ince düşünmemiz lazım” derdi… Ve bayram sabahları… Camiden gelen dua sesleri her evin içinde… Biz ise Emine

Teyzemle evimizin önünü temizliyoruz birlikte… İtinalıyız, güzel temizlemeliyiz, çünkü bugün bayram… Ve işimizi bitirip ayrılıyoruz bayram sabahı… Annem, babam ve kardeşimle önce Emine Teyzem ve ailesinin kapısını çalıyoruz, ziyaret için… Pırıl pırıl ve lavanta kokan bu ev,bize bayram sabahı kapılarını açıyor, sonuna kadar… Sanki ilk defa görüyorum burayı, eşyalar sanki yeni, halılar sanki daha parlak, ortada beyaz masa örtüsü ve canlı çiçekten bir buket bayram şekeri, mutfaktan gelen güzel kokular… Her şey bayram için hazır, ev halkı orada ve

hepsi ayakta, bizi karşılıyorlar, “ilk misafiriz herhalde” diye düşünüyoruz…. Hayır! Tüm bayram günlerinde, sabahın erken saatlerinden itibaren gecenin geç saatlerine kadar her geleneaynı ilgi, aynı mütebessim yüzler, aynı ikram heyecanı… Emine Teyzem, eşi Şerif Amca ile baş köşede… Beyaz örtüsü daha bir beyaz, sanki her zamankinden daha bir güzel.. koşup elini öpüyorum… Bir mendil veriyor bana, kendi gibi beyaz, kendi gibi lavanta kokulu… Geçip yerime oturuyorum, sırayla her biri her birimize “nasılsınız” diye soruyor, her birine ayrı ayrı "iyiyim efendim, siz nasılsınız” diyoruz. Sıra bana geliyor, her biri ayrı ayrı nasıl olduğumu soruyor, Emine Teyzem de nasıl olduğumu soruyor, hayret.. “iyiyim ya teyzeciğim, biliyorsun ya sabah ezanından beri birlikte temizlikteydik, iyi olduğumu en iyi sen biliyorsun” demek istiyorum, ama soruyor işte, neden? Bayramda bayramlaşmak, “karşındakinin nasıl olduğunu bilsen de halini hatırını sormak mı demek oluyor acaba” diye düşünüyor, “çok iyiyim, siz nasılsınız Emine Teyzeciğim” diyorum… karşılık olarak “elhamdülillah, iyiyim” cevabını alıyorum. 7-8 yaşlarımda “iyiyim” den önce bu halim için önce hamd etmem gerektiğini yine ondan öğreniyorum. Bayram sabahı, halimize hamd edip, onun açtığı baklavaların tadına bakıyor, bu dualı elden çıkan lezzete ortak oluyoruz iki yıl boyunca…

Dinin en “ince” yorumunun yaşandığı ve yaşatıldığı bu lavanta kokulu evden iki yıl sonra ayrılıyor, kendi evimize taşınıyoruz bir sabah… Ağlıyor, hem de çok ağlıyor, ayrılmak istemiyor bizden… “Ne yapalım” diyor, “Kendi eviniz, gideceksiniz elbette…” Elinde bir tencere taze fasulye, bir tepsi peynirli börek, bekliyor kenarda… “Alın bunları, ilk gün yerleşmekten yemek yapamazsınız” diyor. İnce hanım, yine ince düşünmüş, sabah sabah ince ince yufkalar açmış bize… Ve ayrılıyoruz Bayraklı’dan.. İzmir’in karşı tarafına… Sanki dünyanın öteki ucuna… dönülmez bir dünyaya.. O zaten nasılsa hep orada… Hep beni bekleyecekmiş gibi…

Dayanamıyor, kızını ve gelinini alıp evimize geliyor bir öğleden sonra… evde yokum, okuldayım, iki saat oturup nasıl olduğumuzu görüyor ve içi rahat ediyor, “Serpil’e de selam söyleyin, Allah ona zihin açıklığı ve ilim versin” diyor, ayrılırken… okulum uzak, bana gelemiyorlar, “Akşam karanlık olmadan hanımlar evde olmalı” diyor ve geri dönüyor, göremiyorum, görüşemiyoruz, ama akşam ev hala lavanta kokuyor…

O günden sonra zaten hiç göremiyorum ve haber de alamıyorum, neden görüşemiyoruz, neden ziyarete gidemiyoruz bilmiyorum, olmuyor işte… Onun benim için son duasının bereketi ile herhalde okullar okuyorum bir bir… Konya’da ilk görev yaptığım hastanelerde hasta odalarında beyaz örtülüler görüyorum hep, ama hiç biri Emine Teyzem değil…

Tam üniversite için edebiyat fakültesi planları yaparken annem bana “sen bir de ilahiyat oku” diyor… annem, ilahiyat okumamı istiyor, neden? Aklımda hiç ilahiyat eğitimi yok, “ama ben hiç Arapça bilmiyorum” desem de “kolay bir yolu vardır” diyerek beni ikna ediyor… Ben sınava girip bir tek tercih yapıyorum, o da İzmir bu yüzden.. nasıl olsa tek tercih olmaz ve ben bir sonraki yıl yine edebiyat fakültesine giderim diyerek, annemi kırmıyorum o yıl… ama olmuyor…  Yine İzmir’deyim, ilahiyat okuyorum annemin isteğiyle, Emine Teyzemin duasıyla…

Ve bir gün vaize oluyorum, Başkanlığa… ilk görev yerlerimden biri çocukluğumungeçtiği semtlerden biri olan Bayraklı… İşte yine çiçek ruhlu insanların yaşadığı Çiçek Mahallesi… Bu kadar yıl sonra yolumun düştüğü Bayraklı ve Emine Teyzem… Acaba görebilirmiyim ile başlayan sorularım devam ederken göreve gideceğim ilk gün, saatler öncesinden çıkıyorum, bu kadar yıl sonra aynı sokak aynı evler… Adeta koşarak geçiyorum sokağı,sokağın sonundaki 11 numarayı buluyorum zar zor…

Eve bakıyorum uzun uzun, “ne kadar da küçükmüş” diyorum kendi kendime… O gün sadece evi dışarıdan seyrediyor, kapıyı çalamıyorum, kimin açacağını bilemiyor, bu kadar yıl sonra geldiğim bu evin kapısından geri dönüyorum o gün... Fakat içimdeki merak durmuyor, bir ümitle belki onu görebilme “ve işte benim, camide su dağıtmaya alıştırdığın ben, o camiye vaize oldum” diyebilme isteğimi bir türlü durduramıyorum… acaba hayatta mıdır? sorularım beni bir hafta oyalıyor… İnsan kendisi için bir zamanlar değerli olanı bu kadar ihmal edebilir mi? Evet, edebilir… ertelenen zaman birtürlü gelmeyebilir ve biz daha sonralar ile avunabiliriz gerçekten..

Benim için de öyle oluyor ve bu kadar yıl niye yolum buralara düşmedi diye sorup duruyorum kendi kendime.. Ertesi hafta aynı evin önünde tanımadığım bir hanım balkondan çevreyi seyrediyor.. "şimdi kapıyı çalmadan onu sorabilirim” diyorum. Hanım önce ne dediğimi anlamıyor, tar if ediyorum, defalarca ismini söylüyorum, en son kızından ve gelininden bahsedince kimi sorduğumu anlıyor ama, bana hiçbir şey söylemiyor… Bu suskunluk pek hayır değil anlaşılan.. ama kızının dükkanını tarif ediyor bana, “Oraya gidin, kızını bulun” diyor. Tarifle mağazayı kızını çağırtıyorlar evinden… Gelip içeri giriyor, kendimi hiç tanıtmıyor, yüzüne bakıyorum sadece.. “Ben bu gözleri tanıyorum, sen Serpil misin yoksa?” diyor ve sarılıyor bana, uzun uzun.. Emine teyzemi soruyorum yavaşça, belki bir ümitle… Önce duraklıyor…

“Vefat etti” diyor bir kaç yıl önce…” “Nasıl oldu, hasta mıydı?” diyorum, “Hayır” diyor,

“Birden fenalaştı, hastaneye götürdük, bir iki gün sonra vefat etti” diyor “Ne olduğunu bilemedik, hiçbir hastalığı yoktu annemin, ama birden fenalaştı ve ne olduğunu anlamadık…” O, sadece iki gün acı çekip, hiç kimseyi ölüm anında bile rahatsız etmeden sessizce göçüp gitmiş… Ve ben, onu görmeye zamanında yetişememiştim… İzin isteyip, ayağa kalkıyorum ve ne diyeceğimi bilemiyorum o an…“O sizi çok sevmişti, siz gittikten sonra da o sizi hiç unutmadı, bunu bilin!” diyor, kızı. “Biz de onu çok sevmiştik” diyebiliyorum ancak.. ve daha fazla konuşamadan ayrılıyorum oradan..

Çocukluğumun Bayraklısı ve Emine Teyzesi… şimdi camilerde görev yaparken gözlerim onu arıyor sanki, ramazanda, bayramda onu hatırlıyorum bazen… İyi ki vardın, iyi ki hayata gelmiş ve güzel izler bırakabilmiştin arkanda… Hep “iyi” hatırlanmak ne güzel bir makam senin için! O da anne idi elbet.. söz dinlemeyen çocukları, onu anlamayan bir eşi, onu bir türlü sevemeyen bir kayınvalidesi, onu bir türlü beğenmeyen bir görümcesi ve her şeyi eleştirerek dünyasını daraltan bir eltisi ya da kıskanç bir komşusu olmuştu belki de… Ama o hiç şikayet ederken görülmemişti… bembeyaz çamaşırlarını ütüleyişinde olduğu gibi, sabırla yaşamaya devam etmiş, ne yaşamışsa evinin içinde yaşamış, evinin dışına hiçbir şeyi taşırmamış ve üçevlat bırakmıştı arkasında... Dimdik ayakta durabilmeyi ve kırıp dökmeden yaşayabilmeyi başarabilen bu hanımın, hala eğitimini nerede aldığını bilmiyorum…

Ben böyle bir eğitime hiçrastlamadım…!

Bugün bazılarımıza göre aslında seni kitaplarla buluşturmalıydık hemen… oysa sen

Zemahşerileri, Beydavileri duymasan da “ilim versin” diye dua edendin… Ne güzel bir eş, ne güzel bir anne, ne güzel bir hanım, ne güzel bir dindar, ne güzel bir bilge idin aslında! Senin gibi ince, senin gibi sabırlı, senin gibi rıza dolu bir hayat nasıl yaşanır, bilmiyorum… Yıl 2009..

Bak, yine bir bayram günü seni hatırlıyorum, ne güzel!…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.